9 Mart 2014 Pazar

Şükrünün Servisi

Her dönem bambaşka sanatçılara merak salan kişiliğim için o eğitim öğretim sezonuna damga vuran sanatçılar Barış Manço ve Ahmet Kaya’ydı. Simge bana yüz vermedikçe hayal dünyamda kol düğmeleri buluşturuyor, proleter bir edayla salondan onun penceresini gözlüyor, yağmur yağdıkça körfezde parıldayan yakamozlar hayal ediyordum. Orta birdeydim ve Buca’nın ücra bir köşesinde oturan çocuklar için gece onları görmek imkansıza yakındı.
Mesajlarıma cevap gelmedikçe apartmanın önünde dolanıyor, hemen karşısındaki bakkalın çırağına içten içe bileniyordum. 10 katlı 38 daireli 6 apartmandan oluşan bu sitede bula bula benim Simgemi bulurdu bu denyo, biliyordum. Ara sıra kızla film tadında bir buluşma yakalamak amacıyla bu bakkaldan alışveriş yapar, yıllardır vazgeçemediğim lezzet, ülker çikolatalı gofret alırdım. Simge ise hiç karşıma çıkmazdı. Acaba bu denyo çırakla aralarında bir şey mi vardı? Çırak benim geldiğimi haber mi veriyordu? Sonra da arkamdan gülüyorlar mıydı? Allahım çıldırıyordum. 12 yaşında ne kadar paranoyaklaşılabilirse o kadar paranoyaktım işte.
Simgenin çenesinin altında küçüklükten kalma bir yara vardı. Servisin arkasında ne zaman konuşmaya başlasak gözüm ona kayar, o neye baktığımı sorar, ben hafifçe yarayı okşar, ona iltifat ederdim. O ise belki yüz defa dinlediğim merdivenden düşme hikayesini yüz birinci defa anlatırdı. Sonra servis şoförümüz Şükrü abiye doldurduğum kaseti verir, Ahmet Kaya’dan Kum Gibi çaldırırdım. Şarkının ikinci dakikasından sonra giren darbukalı kısımda, tam sazın girdiği an var ya, işte o an göğsüm, sanki içerde bir kız kaçıran özgürce, delice, fiyuuuv fiyuuuv yaparak uçmak istiyormuşçasına yanmaya başlar, ben ona olan aşkımı ilan ederdim. O beni tekrar reddeder, kız kaçıranın fitili biterdi. O iner, Barış abi “unutamadım” derdi.
Sonra beni servisten aldılar, daha doğrusu ben istedim. Bu böyle gitmiyordu. Simge bana yüz vermiyor, ben küçük yaşta sinir hastası oluyordum. Zaten dershanede binalarımız ayrıydı çünkü -üzülerek itiraf etmek zorundayım ki- onun kafası pek çalışmıyordu. Bu yüzden o ufak binada takılırken, ben dershanenin parlak zekalı serserisi olarak büyük binanın en yüksek, en aydınlık, en havadar sınıfındaydım. Lanet olsun ki para, şan, şöhret; hiçbiri umrumda değildi. Aklım fikrim Simge’deydi. Çıkışta servise binmesini izliyor, Kel Mehmet ona yanlarsa ertesi gün ifadesini alıyordum.
Günler günleri kovalarken, mesajlaşmaların sonu bir yere varmayınca her şeyi kaldırmaya karar verdim. Kasetlerden başladım. Msn listesi, fotoğraflar, mesajlar, numara… Hatta salondan ışıklarının yanıp yanmadığına bile bakmıyordum artık. Sonradan çok dramatik bir hal alacak olan basketbol kariyerim Ergün’ün yedeği olarak takıma girmemle ve 4 numaralı formayı sırtıma geçirmemle başlamıştı. Soyunma odasında Ayça’yı öpüyor, aslında hiç sevmediğim sarı pipi Görkem’le tribün altı manita paylaşımı yapıyorduk. Günler su gibi akıp giderken Eren’lere gitmem gerekti, aynı servise düştü yolumuz Simge’yle. Ben hafif buruk ama çok fazla da siklemez biçimde Eren’le takımı çekiştirirken bitti yanımızda çenesi yaralım. 
-Naber
-İyiğğ
Mutluyken, heyecanlıyken kelimeleri uzatarak konuşurdu. Bunda çocuk olması da etkendi tabi ki. O dönemlerde kelimeler yayılarak konuşulur, mesajlar sesli harfsiz atılırdı. Hatta bir defasında drk’nin durak mı yoksa direk mi olduğu konusunda İlker’le yarım saat tartışmış, sonunda o dönemki voleybolcu manitasını o direkte bense durakta beklemeye karar vermiştik. Kız durağa geldi tabi. Kim direk altında randevu ayarlar ki?
-Ben son attığın mesajı çok düşündüm. Çıkalım biz.
Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Bir mesaj, yüzlerce etkisiz mesajdan sonra son atılan mesaj nasıl olmuştu da hedefi tam kalbinden vurmuştu? Tecrübesizlikten heyecanlanmış, ne diyeceğimi bilememiştim. O dönem onu artık arayıp sormamamın değil de mesajın etkilediğini düşünecek kadar katıksız bir maldım. Hala da öyleyim. İstikrar sürsün, Türkiye büyüsün!
Heyecandan ağzımdan çıkan tek cümle, "ben o mesajları sildim ki", oldu. Kız ne diyeceğini şaşırmıştı. Bir Eren’e bir bana bakıyordu, “doğru mu bu duyduklarım, lütfen hayır de”, dercesine.
Sonra kaşlarını çattı:
-Mesajlarımı silmişsin. Artık beni sevmiyorsun. Seninle çıkamam, tamam mıığğ!
Dedi.
Servisin arkasına, kankası Merve’nin yanına oturdu.
Ben de camdan dışarı bakıp hassiktir çektim. O servise bindiğim andan itibaren, duygusal bağ kurduğum her kadının beni hayal kırıklığına uğratacağından henüz haberim yoktu. İnat bizim ailede genetikti. Bilmiyordum.

8 Mart 2014 Cumartesi

Sahile Vurup Ölemeyen Balinalara İthaf Edilen Bir Anı

"Bu son biram" dedi genç, buradan eve neredeyse 8 kilometre vardı ve alkolü fazla kaçırdığı zaman, yıllardır neredeyse her zerresine nüfuz etmiş bu semtten kaçışı sanki saatler alıyordu. Sokakta, yanındaki şişman, tepeden tırnağa simsiyah kız belki biraz daha katlanılabilir görünür diye şişeden ağız dolusu votka çeken uzun saçlı oğlan dikkatini çekti bir anlığına. Hayatın bir gerçeği de buydu.Yapmak zorunda hissettiğin şeylerin onur kıran acısını azaltmak için daha somut acılara razı geliyordun. Boğazının yanması gibi… Yanındaki elemanlar yine onun tanımadığı ortak bir arkadaşları hakkında konuşmaya başlamışlardı. Öfledi. Biranın asitli, acımsı tadı genzine karıştı. "Ben küskünüm feleğe, düştüm bitmez çileye.” O, ortama hiç de uygun olmayan bu eseri mırıldanırken arkadaşlarından yüzü ona dönük olanı, “yine mi amına koduğum” dercesine, tiksinç bir bakış attı yüzüne. O ise “biz de böyle kardeşim, yersen” dedi sanki, gözlerini kısıp kaşlarını kaldırarak. Sonra ayaklandı.
-Ben kaçıyorum.
-Öyle mi? Tamam.
Eller sıkışıldı. “Görüşürüz”ler çekildi. Dibindekini gömüp boş şişeyi, kır bıyıklarının ortası sararmış Cevdet’e verip, “kolay gelsin abi” dedi. Cevdet, kafasıyla teşekkür edip, bir şeylere küfretmeye kaldığı yerden devam etti. 
Elleri cebinde, ceketinin yakaları kalkık, kendi deyimiyle “mezarcı” tayfayı hızlıca aşıp, ünlü, biraz pahalı, duyduğuna göre porsiyonları küçük kafe-lokanta tarzı yerin yanından geçerken, sokağın karşısından gelen sese eşlik etmeye başladı.
"tutuşunca yanar aşkın çırası"
Gülümseyerek cebindeki son iki demir parayı bağlama çalanın önündeki çantaya attı. Buradan nefret etmese, belki türkünün sonuna kadar durabilirdi. Bankanın yanından karanlık sokağa girdi. “Bülbül cevr eyleme, güle yazıktır amına koyayım” dedi. Sigarasını yaktı. Bir iki kediye yol verdi.
Sonra hiç olmaması gereken bir otobüs durağında buldu kendini. Buraya ne ara geldiğini, o çöp konteynerini döndükten sonrasını hatırlamıyordu. Sigarası da elinde değildi. Durağın yanına çöktü. Bir sigara daha yakıp saate baktı. 23.27. Oraya nasıl geldiğini hatırlamaya çalıştı dakikalarca ama gri konteyner ve içindeki yığma kartonlardan sonrası yoktu kafada. Saate tekrar baktı. 23.32. Durağa baktı. Sonra yıldızlara baktı, ışık kirliliğinden bu şehirden çoğunu göremediği ama çocukluğunda, köydeki dede evinin çatısında, yeşil ve yumuşak fındık çotanaklarının üstüne uzandığı zamanlardan hatırında kalan o uçsuz bucaksız görüntüyü hayal etti. Zekeriya Amca kendilerininkileri hemen yolun aşağısına patozlardı da, ne de güzel olurdu caminin avlusunda dağ gibi kavşağa atlaması. Tekrar durağa baktı. Eve gitmeye adımladı, olmadı.
Olamayacağını anlayınca, geldiğini tahmin ettiği yoldan gerisin geri caddeye dönmeye başladı. Kartonlu konteyneri, belki aynı belki başka kedileri geçti. Tekelden nevale alıp türkücülerin arkasına oturmayı planlıyordu ama kalkmışlardı. Tekele girdi, karttan iki bira ve bir paket sigara çektirdi. Adını hiçbir zaman hatırlamadığı bu tekelci de diğerkiler gibi, aldığı riskin karşılığı olarak muhabbet etmekten hiç çekinmiyordu. “Gençsiniz tabi için için, biz sizin yaşınızdayken…” diye başlayan o iğrenç, kırk yaş üstü, çoğu palavra ve gereksiz cinsellik dolu hikayelerini anlatırken kullandığı o kaypak sırıtışla sordu.
-Kesmedi mi?
-Yok abi ya. Anca anca kırıyor işte.
Elindeki siyah poşeti sallaya sallaya sokağa döndü. Arkadaşları orada oturuyordu. “Ne oldu lan” sorusunu duymamak için direk muhabbete girdi.
-Eve gidesim yok beyler. Devam edelim, belki güzel bir şeyler olur ha bu gece?
Olmadı.
Kendini saat sekiz gibi Karataş’ta, bir taksi değnekçisinin çay ve sigara kokan 10 metrekare odasında, salyası, yeşil masa örtüsüne akar şekilde buldu. Kara kuru bir adam sabah haberlerini izliyor, bir yandan da telsizle talimatlar veriyordu. Onun kendisinin yeğeni olduğu, balık tutan bir asker emeklisinin yanında dertleşirken sızıp kaldığı, açık olan yerler arasında sadece onun kendisini kabul ettiği gibi şeyler zırvalıyordu. Adam gence, zift gibi bir çay ve büyük ihtimalle sabaha doğru yakındaki pastaneden aldığı poğaçadan kalanları ikram edip sigarasından bir dal çarptı. Politikadan, işten ve Anadolu’nun Ankara’dan sonraki, denize kıyısı olmayan bir şehrinde askerlik yapan oğlundan bahsetti, onun düşünceleri mide yanmasını ile emekli adama neler anlattığı arasında mekik dokurken. Her şey için çok teşekkür edip, bir kaç nasihat dinledikten sonra eve doğru yola koyuldu.
Geceden hatırladığı son şey, eski ev arkadaşını son defa gördüğü o gece, oturup bir şişe cini devirdikleri bankta, ispirtodan hallice bir şarabı tek başına götürdüğüydü. “Uyanınca mesaj at kanka. Oğlum ben bir bok hatırlamıyorum. Siz nerdesiniz amk” yazdı, yolladı. Mesaja cevap ilerki günlerde, o bir bok yapmazken gelecekti.

Asker emeklisi dayı nasıldı şimdi?