Her dönem bambaşka sanatçılara merak salan kişiliğim için o eğitim öğretim sezonuna damga vuran sanatçılar Barış Manço ve Ahmet Kaya’ydı. Simge bana yüz vermedikçe hayal dünyamda kol düğmeleri buluşturuyor, proleter bir edayla salondan onun penceresini gözlüyor, yağmur yağdıkça körfezde parıldayan yakamozlar hayal ediyordum. Orta birdeydim ve Buca’nın ücra bir köşesinde oturan çocuklar için gece onları görmek imkansıza yakındı.
Mesajlarıma cevap gelmedikçe apartmanın önünde dolanıyor, hemen karşısındaki bakkalın çırağına içten içe bileniyordum. 10 katlı 38 daireli 6 apartmandan oluşan bu sitede bula bula benim Simgemi bulurdu bu denyo, biliyordum. Ara sıra kızla film tadında bir buluşma yakalamak amacıyla bu bakkaldan alışveriş yapar, yıllardır vazgeçemediğim lezzet, ülker çikolatalı gofret alırdım. Simge ise hiç karşıma çıkmazdı. Acaba bu denyo çırakla aralarında bir şey mi vardı? Çırak benim geldiğimi haber mi veriyordu? Sonra da arkamdan gülüyorlar mıydı? Allahım çıldırıyordum. 12 yaşında ne kadar paranoyaklaşılabilirse o kadar paranoyaktım işte.
Simgenin çenesinin altında küçüklükten kalma bir yara vardı. Servisin arkasında ne zaman konuşmaya başlasak gözüm ona kayar, o neye baktığımı sorar, ben hafifçe yarayı okşar, ona iltifat ederdim. O ise belki yüz defa dinlediğim merdivenden düşme hikayesini yüz birinci defa anlatırdı. Sonra servis şoförümüz Şükrü abiye doldurduğum kaseti verir, Ahmet Kaya’dan Kum Gibi çaldırırdım. Şarkının ikinci dakikasından sonra giren darbukalı kısımda, tam sazın girdiği an var ya, işte o an göğsüm, sanki içerde bir kız kaçıran özgürce, delice, fiyuuuv fiyuuuv yaparak uçmak istiyormuşçasına yanmaya başlar, ben ona olan aşkımı ilan ederdim. O beni tekrar reddeder, kız kaçıranın fitili biterdi. O iner, Barış abi “unutamadım” derdi.
Sonra beni servisten aldılar, daha doğrusu ben istedim. Bu böyle gitmiyordu. Simge bana yüz vermiyor, ben küçük yaşta sinir hastası oluyordum. Zaten dershanede binalarımız ayrıydı çünkü -üzülerek itiraf etmek zorundayım ki- onun kafası pek çalışmıyordu. Bu yüzden o ufak binada takılırken, ben dershanenin parlak zekalı serserisi olarak büyük binanın en yüksek, en aydınlık, en havadar sınıfındaydım. Lanet olsun ki para, şan, şöhret; hiçbiri umrumda değildi. Aklım fikrim Simge’deydi. Çıkışta servise binmesini izliyor, Kel Mehmet ona yanlarsa ertesi gün ifadesini alıyordum.
Günler günleri kovalarken, mesajlaşmaların sonu bir yere varmayınca her şeyi kaldırmaya karar verdim. Kasetlerden başladım. Msn listesi, fotoğraflar, mesajlar, numara… Hatta salondan ışıklarının yanıp yanmadığına bile bakmıyordum artık. Sonradan çok dramatik bir hal alacak olan basketbol kariyerim Ergün’ün yedeği olarak takıma girmemle ve 4 numaralı formayı sırtıma geçirmemle başlamıştı. Soyunma odasında Ayça’yı öpüyor, aslında hiç sevmediğim sarı pipi Görkem’le tribün altı manita paylaşımı yapıyorduk. Günler su gibi akıp giderken Eren’lere gitmem gerekti, aynı servise düştü yolumuz Simge’yle. Ben hafif buruk ama çok fazla da siklemez biçimde Eren’le takımı çekiştirirken bitti yanımızda çenesi yaralım.
-Naber
-İyiğğ
Mutluyken, heyecanlıyken kelimeleri uzatarak konuşurdu. Bunda çocuk olması da etkendi tabi ki. O dönemlerde kelimeler yayılarak konuşulur, mesajlar sesli harfsiz atılırdı. Hatta bir defasında drk’nin durak mı yoksa direk mi olduğu konusunda İlker’le yarım saat tartışmış, sonunda o dönemki voleybolcu manitasını o direkte bense durakta beklemeye karar vermiştik. Kız durağa geldi tabi. Kim direk altında randevu ayarlar ki?
-Ben son attığın mesajı çok düşündüm. Çıkalım biz.
Beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Bir mesaj, yüzlerce etkisiz mesajdan sonra son atılan mesaj nasıl olmuştu da hedefi tam kalbinden vurmuştu? Tecrübesizlikten heyecanlanmış, ne diyeceğimi bilememiştim. O dönem onu artık arayıp sormamamın değil de mesajın etkilediğini düşünecek kadar katıksız bir maldım. Hala da öyleyim. İstikrar sürsün, Türkiye büyüsün!
Heyecandan ağzımdan çıkan tek cümle, "ben o mesajları sildim ki", oldu. Kız ne diyeceğini şaşırmıştı. Bir Eren’e bir bana bakıyordu, “doğru mu bu duyduklarım, lütfen hayır de”, dercesine.
Sonra kaşlarını çattı:
-Mesajlarımı silmişsin. Artık beni sevmiyorsun. Seninle çıkamam, tamam mıığğ!
Dedi.
Servisin arkasına, kankası Merve’nin yanına oturdu.
Ben de camdan dışarı bakıp hassiktir çektim. O servise bindiğim andan itibaren, duygusal bağ kurduğum her kadının beni hayal kırıklığına uğratacağından henüz haberim yoktu. İnat bizim ailede genetikti. Bilmiyordum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder