"Bu son biram" dedi genç, buradan eve neredeyse 8 kilometre vardı ve alkolü fazla kaçırdığı zaman, yıllardır neredeyse her zerresine nüfuz etmiş bu semtten kaçışı sanki saatler alıyordu. Sokakta, yanındaki şişman, tepeden tırnağa simsiyah kız belki biraz daha katlanılabilir görünür diye şişeden ağız dolusu votka çeken uzun saçlı oğlan dikkatini çekti bir anlığına. Hayatın bir gerçeği de buydu.Yapmak zorunda hissettiğin şeylerin onur kıran acısını azaltmak için daha somut acılara razı geliyordun. Boğazının yanması gibi… Yanındaki elemanlar yine onun tanımadığı ortak bir arkadaşları hakkında konuşmaya başlamışlardı. Öfledi. Biranın asitli, acımsı tadı genzine karıştı. "Ben küskünüm feleğe, düştüm bitmez çileye.” O, ortama hiç de uygun olmayan bu eseri mırıldanırken arkadaşlarından yüzü ona dönük olanı, “yine mi amına koduğum” dercesine, tiksinç bir bakış attı yüzüne. O ise “biz de böyle kardeşim, yersen” dedi sanki, gözlerini kısıp kaşlarını kaldırarak. Sonra ayaklandı.
-Ben kaçıyorum.
-Öyle mi? Tamam.
Eller sıkışıldı. “Görüşürüz”ler çekildi. Dibindekini gömüp boş şişeyi, kır bıyıklarının ortası sararmış Cevdet’e verip, “kolay gelsin abi” dedi. Cevdet, kafasıyla teşekkür edip, bir şeylere küfretmeye kaldığı yerden devam etti.
Elleri cebinde, ceketinin yakaları kalkık, kendi deyimiyle “mezarcı” tayfayı hızlıca aşıp, ünlü, biraz pahalı, duyduğuna göre porsiyonları küçük kafe-lokanta tarzı yerin yanından geçerken, sokağın karşısından gelen sese eşlik etmeye başladı.
"tutuşunca yanar aşkın çırası"
Gülümseyerek cebindeki son iki demir parayı bağlama çalanın önündeki çantaya attı. Buradan nefret etmese, belki türkünün sonuna kadar durabilirdi. Bankanın yanından karanlık sokağa girdi. “Bülbül cevr eyleme, güle yazıktır amına koyayım” dedi. Sigarasını yaktı. Bir iki kediye yol verdi.
Sonra hiç olmaması gereken bir otobüs durağında buldu kendini. Buraya ne ara geldiğini, o çöp konteynerini döndükten sonrasını hatırlamıyordu. Sigarası da elinde değildi. Durağın yanına çöktü. Bir sigara daha yakıp saate baktı. 23.27. Oraya nasıl geldiğini hatırlamaya çalıştı dakikalarca ama gri konteyner ve içindeki yığma kartonlardan sonrası yoktu kafada. Saate tekrar baktı. 23.32. Durağa baktı. Sonra yıldızlara baktı, ışık kirliliğinden bu şehirden çoğunu göremediği ama çocukluğunda, köydeki dede evinin çatısında, yeşil ve yumuşak fındık çotanaklarının üstüne uzandığı zamanlardan hatırında kalan o uçsuz bucaksız görüntüyü hayal etti. Zekeriya Amca kendilerininkileri hemen yolun aşağısına patozlardı da, ne de güzel olurdu caminin avlusunda dağ gibi kavşağa atlaması. Tekrar durağa baktı. Eve gitmeye adımladı, olmadı.
Olamayacağını anlayınca, geldiğini tahmin ettiği yoldan gerisin geri caddeye dönmeye başladı. Kartonlu konteyneri, belki aynı belki başka kedileri geçti. Tekelden nevale alıp türkücülerin arkasına oturmayı planlıyordu ama kalkmışlardı. Tekele girdi, karttan iki bira ve bir paket sigara çektirdi. Adını hiçbir zaman hatırlamadığı bu tekelci de diğerkiler gibi, aldığı riskin karşılığı olarak muhabbet etmekten hiç çekinmiyordu. “Gençsiniz tabi için için, biz sizin yaşınızdayken…” diye başlayan o iğrenç, kırk yaş üstü, çoğu palavra ve gereksiz cinsellik dolu hikayelerini anlatırken kullandığı o kaypak sırıtışla sordu.
-Kesmedi mi?
-Yok abi ya. Anca anca kırıyor işte.
Elindeki siyah poşeti sallaya sallaya sokağa döndü. Arkadaşları orada oturuyordu. “Ne oldu lan” sorusunu duymamak için direk muhabbete girdi.
-Eve gidesim yok beyler. Devam edelim, belki güzel bir şeyler olur ha bu gece?
Olmadı.
Kendini saat sekiz gibi Karataş’ta, bir taksi değnekçisinin çay ve sigara kokan 10 metrekare odasında, salyası, yeşil masa örtüsüne akar şekilde buldu. Kara kuru bir adam sabah haberlerini izliyor, bir yandan da telsizle talimatlar veriyordu. Onun kendisinin yeğeni olduğu, balık tutan bir asker emeklisinin yanında dertleşirken sızıp kaldığı, açık olan yerler arasında sadece onun kendisini kabul ettiği gibi şeyler zırvalıyordu. Adam gence, zift gibi bir çay ve büyük ihtimalle sabaha doğru yakındaki pastaneden aldığı poğaçadan kalanları ikram edip sigarasından bir dal çarptı. Politikadan, işten ve Anadolu’nun Ankara’dan sonraki, denize kıyısı olmayan bir şehrinde askerlik yapan oğlundan bahsetti, onun düşünceleri mide yanmasını ile emekli adama neler anlattığı arasında mekik dokurken. Her şey için çok teşekkür edip, bir kaç nasihat dinledikten sonra eve doğru yola koyuldu.
Geceden hatırladığı son şey, eski ev arkadaşını son defa gördüğü o gece, oturup bir şişe cini devirdikleri bankta, ispirtodan hallice bir şarabı tek başına götürdüğüydü. “Uyanınca mesaj at kanka. Oğlum ben bir bok hatırlamıyorum. Siz nerdesiniz amk” yazdı, yolladı. Mesaja cevap ilerki günlerde, o bir bok yapmazken gelecekti.
Asker emeklisi dayı nasıldı şimdi?
Asker emeklisi dayı nasıldı şimdi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder